Atabetül Hakayık

       Kutadgu Bilig'e göre çok daha kısa, basit ve hattâ bir dereceye kadar kaba, cansız bir başka Türk eseri, Edip Ahmed'in Atabetü'l-Hakayık adlı eseridir. Kimliği hakkında fazla bilgi bulunamayan Edip Ahmed'in Yüknek'li Mahmud'un oğlu olduğu, ama olduğu ve manzum olarak Türkçe vaaz ve öğütler verdiği bilinmektedir.

        Eser, Kutadgu Bilig'den çok daha İslâmidir; önce Allaha, Peygambere ve dört halifeye övgü ile başlaması, onun İslâm geleneğine daha çok girdiğini gösterir. "Gerçeklerin Eşiği" anlamındaki bu eser gene tarihi kişiliği fazla bilinmeyen Muhammed Dad İspehsalar Bey'e takdim edilmiştir. Fazla orijinalitesi olmayan, o devirdeki inanç ve kültür ortamına uygun bilgileri manzum olarak söyleyen, bunları âyet ve hadislerle destekleyen bir kitaptır. Ancak eserin daha sonra çeşitli yerlerde ve çeşitli zamanlarda çoğaltılması ve düzenlenmesi, eğitim alanında önemli bir ihtiyacı karşıladığını göstermektedir.

        Atabetü'l-Hakayık, halka verilen öğütlerdir. Ancak buna rağmen içindeki Arapca ve Farsça kelimelerin bir hayli arttığı görülmektedir. Cömertliği, tevazuyu, keremi övmesi; kibir ve harisliği yermesi o zamanki kültür ortamında bir gelenek olmuştu. Bu eser, eğitim tarihimiz bakımından şu noktalarda ilginçtir. Emir övülürken
"O akıl, anlayış, şu'ur ve zekâ mekanı, bilgi ocağı ve fazilet kaynağıdır"

denmesi, o zaman beğenilen, takdir edilen ideal bir şahsiyet tipinden neler anlaşılması gerektiğini çok iyi göstermektedir. Aynı Kutadgu Bilig'de olduğu gibi, burada da bilgi ve dil konuları üzerinde en başta ve hassasiyetle durulmaktadır. Edip Ahmed'e göre de bilginin faydası veya bilgisizliğin zararı açıkça görülmektedir. Bilgi, mutluluk yoludur. Kemik için ilik ne ise, insan için de bilgi odur. Bilgisiz insan hiç bir şeydir, bir ölüdür. Bilgisize doğru söz ve öğüt tatsız, faydasız gelir. Yaradan Tanrı ancak bilgili olmakla bilinir; insanın kendisi de bilgi ile yükselir. Bilginin temeli olan akıl, insanın gerçek ziynetidir.

        Atabetü'l-Hakayık'ta üzerinde durulan bir başka konu da, insanın diline sahip olmasıdır. Edeblerin başı, dili gözetmektir. Düşünerek konuşmalıdır, yoksa dil ve söz insanın başına bela olur. İnsana ne gelirse dili yüzünden gelir. Zaten Hz. Muhammed de "İnsanı ateşe atan dilidir" diyordu. Edip Ahmed de ok yarasının bir gün kapanabileceğini ama dil yarasının kapanamayacağına işaret ediyordu. O halde yalan söylememek, gevezelik etmemek ve doğru söylemek gerekir; çünkü doğru söz şifadır. İnsanın diline hakim olması, doğru ve güzel söz söyleyebilmesi için de, sadece maddî hayatı sürdürebilmek için gerekli bazı bilgilerin değil, son derece soyut bilgilerin de yaygın eğitim vasıtasıyla verilmesi gerekiyordu. Ancak manevî kültür gililerinin bu kadar çoğalması yaygın eğitimin gücünü zorluyor; örgün eğitimi zorunlu kılıyordu.

        Kâşgarlı Mahmud, Türk dilinin aslî harfleri olarak Uygur harflerini verirken şöyle der: "Eski zamandan bugüne kadar, Kâşgar'dan Yukarı Çin'e dek kuş bakışıyla bütün Türk ellerinde, hakanların ve sultanların kitaplarında ve yazışmalarında bu yazı kullanılır."(*) Demek ki, 11. yüzyılda Kâşgar'da ve Uygur merkezlerinde aynı yazı ha- kimdir. Esasen Uygur ve Karahanlı eserlerinde kullanılan dil de -dinle ilgili kelime ve terimler hariç- aynıdır. 13. yüzyılda Harezm'de yeni bir merkez kurulurken Azerbaycan ve Anadolu'da meydana getirilen Behcetü'l-Hakâyık vb. karışık dilli eserler, doğudan gelen bu tesiri gösterir.

Bu eserlerde hem Doğu Türkçesi, hem de Batı Türkçesi özellikleri bir arada bulunur. Bundan başka Ha- rezm'de meydana getirilmiş Nehcü'l-Ferâdis, Muînü'l-Mürîd gibi Kuzey-Doğu Türkçesiyle ya- zılmış eserlerin İstanbul ve Anadolu kü- tüphanelerinde bulunması da karşılıklı alakaların mevcudiyetine delildir. Öte yandan Nesîmî'nin eserleri de Türkistan'da okunmakta ve hatta Nevâyî'nin diline tesir etmektedir. Karşılıklı alakalar, aşağı yukarı 16. asra kadar sıkı bir şekilde devam eder. Fatih Sultan Meh- med'in Uygur yazısını öğrenmesi ve bu yazı ile yar- lığının bulunması; Herat'ta Uygur harfleriyle ya- zılmış Kutadgu Bilig nüshasının Abdürrezzak Bahşı tarafından 1474'te İstanbul'a getirtilmesi bu alakaların en tipik örnekleridir. Aynı Abdürrezzak Bahşı 1480 yılında Atabetü'l-Hakayık'ın Uygur ve Arap harfli bir nüshasını İstanbul'da tanzim eder. Öte yandan yine Atabetü'l-Hakayık'ın 1444'te Herat'ta istinsah edilmiş Uygur harfli nüshası İs- tanbul'da Ayasofya Kütüphanesinde bulunmaktadır Hoca Ahmed Yesevî ve takipçilerinin hik- metlerini içine alan pek çok yazma, İstanbul ve Anadolu kütüphanelerinde mevcuttur. Aynı şe- kilde Çağatay Türkçesinin büyük şairi Nevâyî'nin hemen hemen bütün eserleri, bir kısmı kendi ça- ğında yazılmış yazmalar halinde, bir kısmı özel ola- rak hazırlanmış külliyat ciltleri halinde İstanbul'un muhtelif kütüphanelerinde bulunmaktadır. Diğer Çağatay şairlerinin de muhtelif yazmaları İstanbul

        Doğu Türkçesiyle yazılmış bu yazmalar silsilesi 16. yüz- yılın başındaki Şibanoğulları hükümdarlarından Şibanî Han ve UbeyduUah Han'a (Ubeydî'ye) kadar gelir. Onların divanlarının yazmaları da İstanbul kütüphanelerindedir. Dîvânü Lûgati'-t-Türk'ün yegâne yazma nüshasının da İstanbul'da bu- lunduğunu ve şu anda Millet Kütüphanesinde ol- duğunu hatırlatalım. Karahanlı, Harezm, Kıpçak ve Çağatay Türkçelerine ait yüzlerce yazmanın İs- tanbul, Bursa, Konya vb. şehirlerimizin kü- tüphanelerinde bulunması, Türkistan ile Anadolu arasındaki edebî alakaların canlılığını gösteren mü- şahhas örneklerdir. Tabiî ki bu alaka, karşılıklı tesirler halinde ken- dini gösterir. Nevâî ve diğer Çağatay şairlerinin eserlerinde Oğuz Türkçesine ait özellikler (bol-fiili yerine ol- fiilinin ve zamin n'sinin zaman zaman kullanılması) görülürken Ahmed Paşa'dan baş- layarak Osmanh Türk şairlerinin Nevâyî'ye nazireler yazması; yine Nevâyî'nin Mecâlisü'n- Nefâis'ini örnek alarak Osmanlı yazarlarının pek çok şuara tezkiresi meydana getirmesi karşılıklı te- sirlerin derecesini göstermesi bakımından ilgi çe- kicidir. Bundan da daha ileri bir husus, Çağatay Türkçesiyle şiirler yazan Osmanlı şairlerinin bu- lunmasıdır. 15. yüzyıldaki Kaygusuz Abdal*dan başlayarak Şeydi Ali Reis ve Nedim'i de içine alan ve 19. yüzyılın ilk yarısına kadar uzanan bir şairler zinciri vardır ki bunlar Çağatay Türkçesiyle şiirler yazmışlardır Osmanlı Türklerinin Çağatay Türkçesini öğ renmek ve özellikle Nevâî'yi anlamak için hususi bir sözlük yazması ve ilk kelimesinden dolayı "Abuşka Lügati" olarak bilinen bu sözlüğün Tür kiye'de pek çok nüshasının bulunması, Batı Türk lüğünün Türkistan Türk Edebiyatma olan alakasını gösteren başka bir örnektir.. Tabiî ki Batı Türklüğü kendi içinde, Kuzey- Doğu Türklüğü de kendi içinde her zaman edebî alakalarım devam ettirmiştir. Bugün Azerbaycan edebiyat tarihlerinde yer alan Nesîmî, Kadı Bur- haneddin, Hatâyî, Fuzulî Azerbaycan'ın olduğu kadar Türkiye Türkleri'nin de şairleridir. Aynı şe- kilde Hoca Ahmet Yesevî'nin şiirleri, Ali'nin "Kıssa-i Yûsuf'u", Kutb'un "Hüsrev ü Şîrîn'i", Ha- rezmî'nin, "Lûtff'si, Nevâî'nin şiirleri, Babür'ün hatıratı, Ebülgazi Bahadır Han'ın eserleri, bütün Kuzey-Doğu Türklüğünün ortak eserleridir. Yu- karıda anlattığımız gibi bu şair ve eserler, Kuzey- Doğu Türklüğü ile Batı Türklüğü arasında devamlı alâka mevzuu olmuştur. Osmanlı Türkleri ile Türkistan Türkleri ara- sındaki alâkalar ancak 16. asırda, İran'da Safevî devletinin kurulmasıyla kesilir. Bundan sonra kar- şılıklı akış durur. Ancak Osmanlı şairleri arasında Nevâî ve Çağatayca merakı 19. asra kadar devam eder. 19. asırda ise, Türkoloji araştırmalarının iler- lemesiyle daha değişik ve yeni bir alâka başlar. Yukarıda, bütün Türk dünyasının ortak malı olan yazılı edebiyat devirlerini, daha doğrusu Türk dünyasının uzak coğrafyalarında meydana ge tirilen edebiyatların karşılıklı alaka ve tesirlerini kuş bakışı olarak ele aldık. Şimdi, bütün Türk dün yası için ortak kabul ettiğimiz bu ilk devirler ayrı ayrı incelenecektir.

 

        Dünyada pek çok millet alfabe değişikliği yapmış, fakat hiçbirisi bizdeki gibi sert olmamıştır. Mesela Türkler İslamiyet’i kabul etmeden önce Uygur harflerini kullanmaktaydılar. İslam’ın kabulü ile birlikte İslam harflerini de kullanmaya başlamışlar, fakat çok iptidaî bir yazı da olsa Uygur harflerini asla yasaklamamışlardı. İslamiyetin tesirinde yazılmış olan ilk Türk eserlerine (Atabetül Hakayık vs.) baktığımız zaman hem Uygur harfli nüshalarına hem de İslam harfleri ile yazılmış olan nüshalarına rastlıyoruz.

 

        Türk edebiyatı mahsullerinden sayılmaktadır.Yazar, eserin dilini (Türk dili) yahut sadece ( Türkî) diye adlandırdığı halde, esere takriz yazan Arslan Hoca Tarhan, doğrudan doğruya (Kaşgar Tili)nde yazıldığını açıklamaya lüzum görmüştür. Fakat bu deyimler arasındaki ifade farklarına rağmen, Atabetü'l-Hakayık, çağının klasik edebi Türkçe'sinden yazılmıştır.Konu ve edebi nevi itibariyle Kutadgu Bilig'in bir devamı olan Atabetül-Hakayık, dil bakımından bazı ayrılıklar göstermektedir.Bu Orta-Asya sahasında vücuda getirilen bütün eserlerde göze çarpan bir gerçektir. Yazarın kabile mensubiyeti, müstensihlerin bilgili ve kültür seviyeleri, elbette eserlerin dilinde, yapılışında ve nevinde tesirsiz kalamazdı.Buna da coğrafi ve kronoloji şartlarının da tesiri inkar edilemez.İmlâ, kelime değişikliği işbu tesirin doğurduğu gerçeklerden biridir.Hatta bazen Atabetü-ül Hakayık'ta olduğu gibi, yazarın ad ve soyu, eserin yazılış tarihi ile müellifi dahi lâyıkıyla bilinmemektedir.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum Yaz